antropoloji.blogspot.com




antropoloji.blogspot.com üniversite ögrencilerince kurulmus, tamamen bilgi paylasımına yönelik ve hiç bir ticari çıkar saglamaya yönelik olmayan bir blogdur

antropoloji.blogspot.com was founded by university students, and for sharing information completely without any commercial interest to provide a platform




Lütfen arkadaş ekleyin.

19 Ekim 2012 Cuma

Primatolog Jane Goodall'ın Efsanevi Yaşamı - Vahşi Şempanzeler Arasında

  
 
  Şempanzelerin alet yapma yetisine sahip olduğunu keşfeden ve bilimsel çevrelerde "insanın mı tanımını değiştirelim, yoksa şempanzelerin mi ?" "yoksa şempanzeler az gelişmiş insan mı ?" gibi çeşitli sorulara da yolaçan, 45 yıllık çalışma yaşamını bilimsel araştırmalar üzerine adamış çok ünlü bir (primatolog) bilim kadınıdır
Jane Goodall. Hem yetişkinler hem de çocuklar için yazdığı birçok kitabı ve yaptığı belgesel filmlerinin dışında, bugün adına da kurulmuş bir enstitü de vardır.

 
O aynı zamanda hayvan hakları ihlallerine karşı da durabilen ve tüm canlılara saygı duyan bir primatologdur. 
Goodall ayrıca hayvan deneylerine de şiddetle karşı çıkmıştır.
 
1960 yazında, 26 yaşındaki Jane Goodall Afrika'ya gitti. Amacı şempanzeler üzerinde gözlemlerde bulunmaktı. Yaşamını adadığı çalışması şempanzelerle insanların birbirine ne kadar benzediğini gözler önüne serdi. Bugün, yaklaşık 40 yıl sonra, şempanzelerin en yakın arkadaşı ve en güçlü müttefiklerinden biri olan Jane Goodall güçlükleri, başarıları ve mutluluklarıyla efsanevi yaşamını sizlerle paylaşıyor.

Amy Goodman:Bugünkü konuğumuz Jane Goodall. Kendisi, ünlü bir primatolog, “Bayan Şempanze” olarak tanınıyor ve yakında zamanda basılan Ümit Zamanı: Yemek Yerken Farkındalık adlı kitabın yazarı. Jane Goodall’a nerede doğduğunu sordum.

Jane Goodall: 1934 yılında Londra’da doğdum. Çocukluğum 2. Dünya Savaşı’nın korkularıyla ve yiyecek kıtlığı içinde geçti. Bize yiyecek konusunda daima çok dikkatli olmamız ve asla ihtiyaç duyduğumuzdan fazlasını yemememiz öğretildi. Hiçbir şey ziyan edilmez, her şey değerlendirilirdi. Daha sonra, 11 yaşındayken hayvanlara duyduğum tutku ve Tarzan’a duyduğum aşk yüzünden, Afrika’ya gitmeyi, orada hayvanlarla yaşamayı ve onlarla ilgili bir kitap yazmayı hayal ediyordum. Yeterince paramız yoktu ama sonuçta biraz para biriktirmeyi başardım ve Kenya’ya giden bir okul arkadaşım beni de davet etti. 23 yaşındayken, ünlü antropolog ve paleontolog Louis Leakey ile tanıştım. Louis, yaşayan en vahşi akrabalarımız olan şempanzeler üzerine çalışmak gibi olağanüstü bir fırsat yarattı benim için.

AG: Şempanzeler üzerine yaptığınız çalışmadan biraz bahseder misiniz?

JG: Bu şempanze çalışmasının – esasen halen sürüyor bu çalışmalar- bize öğrettiği en önemli şey, biraz daha mütevazı olmamız gerektiğidir. Aslında biz insanlar, biricik primatlar, aslında hayvanlar âleminin geri kalanından o kadar da farklı değiliz. Her şeyden önce, bizler, şahsiyeti, aklı ve en önemlisi duyguları olan tek canlı türü değiliz. Bu, bize yalnızca şempanzelerle ilgili olarak yeni bir bakış açısı kazandırmakla kalmıyor. Biz insanları, diğer hayvanlardan ayıran çok keskin bir çizgi olmadığını bir kez kavradığınız zaman, bu gezegeni paylaştığımız diğer bütün hayvanlara karşı da bakış açınız değişiyor.
 


AG: Siz oraya gittiğinizde yirmili yaşlarınızdaydınız. Bize oradaki ilk çalışmalarınızı, şempanzeleri gözlemlerken nasıl vakit geçirdiğinizi anlatır mısınız?

JG: Oraya vardığımda en büyük problemin şu olduğunu fark ettim. Şempanzeler çok tutucuydu. Daha önce beyaz bir maymunla karşılaşmamışlardı ve beni görür görmez sessizce ormanın derinliklerine kaçıyorlardı. Ben hayalini kurduğum ortamda yaşadığım, orada bulunmayı, her sabah böcek sesleri, kuş cıvıltıları ve şempanze çığlıklarıyla uyanmayı çok sevdiğim halde, ne yazık ki araştırma yapmak için sadece altı ayımız vardı. O zamanlar benim henüz akademik bir derecem de yoktu. Louis Leakey bu iş için para bulmakta çok zorlandı. Düşünsenize İngiltere’den eğitimsiz genç bir kız gelip ormanın içine dalacak ve biz insanlardan çok daha güçlü hayvanlar üzerine çalışacak. Neyse ki, Amerikalı zengin bir iş adamı sonunda altı ay için gereken parayı verdi. Ama ben kendi kendime biliyordum ki, eğer o altı ay içinde beni heyecanlandıracak bir şey olmazsa, bu çalışma sona erecekti ve Louis Leakey’i hayal kırıklığına uğratmış olacaktım.
 



AG: Peki, ne oldu sonra?

JG: Neyse ki, altı aylık para tükenmeden bir ilerleme kaydettik. O günü hiç unutmayacağım, bütün günüm ıslak çalıların altında geçmişti. Çok üşümüştüm ve berbat bir haldeydim.

AG: Neredeydiniz?

JG: Gombe Milli Parkı’ndaydım. Bütün çalışmayı Gombe Milli Parkı’nda, Tanganyika Gölü’nün doğu kıyısında sürdürdük. O sıralarda ben biraz da bunalmıştım. Bir gün, bir termit yığınının altın renkli zemini üzerine eğilen karanlık bir şekil dikkatimi çekti. Dürbünümle bakıyordum -çünkü şempanzeler bana hâlâ alışamamışlardı-, bir şempanze elinin uzandığını, bir parça çimen kopardığını, çimleri termit yığının içine itip bir süre bekledikten sonra geri çektiğini ve çimlere yapışan termitleri yediğini gördüm. Daha sonra bu şempanzenin yapraklı bir ince dal bulup yaprakları kopardığını gördüm. Yani şempanze yalnızca bir alet kullanmakla kalmıyor, bulduğu nesneyi farklı bir biçime sokuyor ve bir alet yapıyordu. Bu, bizi hayvanlar âleminin geri kalanından ayıran en önemli özelliğimizdi; bizler “alet yapan insan” olarak tanınıyorduk. Bu olay beni çok heyecanlandırdı ama birkaç defa daha aynı olaya şahit olmadan Louis Leakey’e bir şey söylemedim. Gözlerimin beni yanıltmış olabileceğini düşünüyordum. Öyle inanılmaz bir keşifti ki.
 
 
 
AG: Peki bu olay, aletleri önce insanların sonra da şempanzelerin kullanması, niçin bu kadar olağanüstü?

JG: Aslında o kadar da olağanüstü değil. Biliyorsunuz, evrim beynin giderek gelişen davranışlar sergilemesini sağladı. Bizler, problem çözme konusunda çok gelişmiş bir yeteneğe sahibiz. Problem çözme yollarımızdan biri de alet yapmak, alet kullanmak ve alet üretmek. Bu da teknolojiye yol açtı. Hayvanlar, genel olarak alet kullanan yaratıklar olarak görülmedikleri için, onların doğada bir alet tasarlayacak zekâya sahip olabilecekleri gerçeği, kesinlikle olağanüstü olarak nitelendiriliyordu. Ben öyle düşünmüyordum ama o zamanlar, bizi hayvanlardan ayıran böyle keskin bir çizginin varlığına inanılıyordu.

Cambridge Üniversitesi’ne girdiğim zaman -Louis bana araştırmalar için para bulmanın tek yolunun akademik kariyere başlamak olduğunu söylemişti- bana o çalışmada bir buçuk yıl boyunca yaptığım her şeyin yanlış olduğu söylendi. Şempanzelere isim vermemem gerekiyormuş, çünkü bu bilimsel değilmiş, onları numaralandırmalıymışım. Onların karakterleri, zekâları ve en önemlisi duyguları hakkında konuşamazmışım, çünkü duygular ve hisler yalnızca insanlara has özelliklermiş. Yani o zamanlar, hayvan davranışlarıyla ilgili olarak çok çok farklı bir anlayış hakimdi. Pek çok bilim adamı hayvanların yalnızca etkiye- tepki yığını olduklarını itiraf ediyordu. Hayvanların insanlara benzer davranışlar sergileyebileceğini söylüyorlardı; ancak bu yalnızca bizim kendi yorumumuzdu. Hayvan davranışları üzerine yapılan çalışmalar çok duygusuzdu. Bunu şefkatsiz bir bilim haline sokmak için mücadele ediyorlardı ve üzerinde çalıştığınız hayvanlar için beslediğiniz en ufak bir duygu, tamamıyla yanlış olarak telakki ediliyordu.

AG: Jane Goodall’in son yayınlanan kitabı adı Ümit Zamanı: Yemek Yerken Farkındalık. Kendisine evrim karşıtı tartışmalar hakkında ne düşündüğünü sordum.

JG: Ne kadar olağanüstü yaratıklar olduğumuz hakkında bugün neye inanırsak inanalım, şimdi bizim şunu düşünmemiz gerekiyor: Biz içinde bulunduğumuz şu durumdan çıkmak için nasıl bir araya gelebiliriz? Şu anda en önemli konu bu. Kim olduğumuzu boş verin. Gelin, bu gezegenden geriye kalabilecek ne varsa onu koruyalım ve onu gelecek nesiller için daha değerli hale getirelim.

AG: Elbette, bu konuyu konuşmayı çok istiyorum, bu sizin bütün yaşamınızı, kitabınızı da adadığınız bir konu. Fakat bir dakika bu konuya dönebilirsek, çünkü çocuklar okullarda saatlerini geçiriyorlar ve bu konu yeniden hortlatılıyor. Siz bununla ilgili ne düşünüyorsunuz?

JG: Ben Darvin’in evrim teorisini öğrenerek yetiştirildim. Londra’daki Doğa Tarihi Müzesi’nde saatlerce dururdum. Değişik hayvanların evrimlerinin nasıl tanımlandığına, fosillerin nasıl bir sıra izleyip modern fosillere ulaştığını gözlemlerdim. Aynı şey insanlar için de geçerli. Bence en önemli soru şu, insanlar bana bunu söylüyorlar: “Tamam ama, evrime inanıyorsan Tanrı’ya yer kalmaz” diyorlar. Ben buna kesinlikle katılmıyorum. Bu heybetli, fantastik ve harika gezegen ve evren hakkında, insan zekâsının müthiş doğası hakkında, ne kadar çok şey öğrenirsem, müthiş bir ruhsal gücün olduğuna kendimi o kadar ikna ediyorum. Bu dünya üzerindeki yaşamımızın bir anlamı olduğunu hissediyorum ve bu da evrim düşüncesiyle çatışmıyor.

AG: Kitabınıza hayvanları ele alarak başlıyorsunuz. Daha sonra “sağduyulu çiftçilik”ten bahsediyorsunuz. Buradan başlayabilir miyiz? “Sağduyulu çiftçilik” nedir?

JG: Sağduyulu çiftçilik, benim çocukluğumda İngiltere’de yapılan çiftçilik türüdür. Ben henüz küçük bir çocukken, hayvanları seven ve Londra’da yaşayan biri olarak, bir süre bir çiftlikte kalmıştım. Benim için çok hoş bir şeydi. Çiftlikte inekler, atlar ve domuzlar vardı ve bunlar arazide serbesttiler. Ben yumurtaların toplanmasına yardım ederdim. O zamanlar böyle bugünkü gibi kümesçilik yapılmıyordu; tavuklar çiftliğin herhangi bir yerine yumurtluyorlardı. Benim hayvanları gözlemem ilk kez bu şekilde başladı. Birincisi, bir tavuğun nasıl yumurtladığını öğrenmek istiyordum, o zamanlar henüz 4 yaşındaydım. İkincisi de bir domuza alışmak istiyordum. Bu domuz diğer domuzlarla bir aradaydı; ona her gün elma koçanları ikram ediyordum ve yedi gün süren bu muhteşem tatilin sonunda elma koçanını elimden almıştı.

Bu eski tarz çiftçilik tecrübeleri bana çiftlik hayvanları hakkında çok şey öğretti. Biliyordum, onların çok zeki olduğu çok açıktı. 1970lerin ortalarında Peter Singer’in endüstriyel tarımın korkunç yönlerini anlattığı “Hayvan Özgürleşmesi” adlı kitabını okumuş ve dehşete kapılmıştım. İnsanların hayvanlara, birer makine gibi muamele ettiğine inanmakta güçlük çekmiştim. Daha sonra tabağımdaki ete bakarken düşündüm: “Bu neyi simgeliyor? Korkuyu mu? Acıyı mı? Ölümü mü?” ve bir daha asla et yemedim. Biliyorsunuz, kitabımın en önemli kısmı bu. Eski zamanların sağduyulu çiftçiliği toprağı beslerdi. Değişik hayvanlar, değişik bitkilerle rotasyonlu olarak yetiştirilirdi. Yetiştirilen bitkiler, değişik çevre olaylarına, sele veya kuraklığa karşı koruma sağlıyordu, özellikle de Afrika’da elbette.

Bu endüstriyel tarım sektörü, küçük çiftçilere ait toprakları satın ala ala büyüdükçe, bu onlara daha fazla ürünü daha ucuza satma imkânı sağladı. Çünkü bunu o kadar ahlâksız bir biçimde yapıyorlar ki. Bizleri zehirleyerek, hayvanlara işkence ederek ürünleri daha ucuza mal ediyorlar ve geleneksel çiftçiler bunlarla rekabet edemiyor; ayakta kalabilmek için mücadele ediyorlar. Küçük çiftçiler, nesli tehlikede olan türler ve ben onların korunmasına yardım etmek istiyorum: tarım piyasasının koruma altına alınmasıyla, mümkün mertebede yerli ürünlerin satın alınıp, yerli ürünlerin tüketilmesiyle onlara yardımcı olmak istiyorum. Tıpkı çocukluğumda beklediğim gibi, bir ürünün mevsimini beklemenin ne kadar heyecan verici olduğunu insanlara aşılamak istiyorum. Bugün, Kasım ayında canınız şeftali yemek istiyorsa, bunu herhangi bir yerden satın alabilirsiniz, üstelik de bu meyvenin buraya nakledilmesi için ne kadar fosil yakıt yakıldığını ve bu şeftalinin hâla bu kadar taze görünmesi için bu şeftaliye ne yapıldığını bile düşünmezsiniz. İnsanlar, yiyecekleri nereden geliyor, nasıl yetiştiriliyor ve bunun içinde ne var, bunu gerçekten düşünmüyorlar.

AG: Bize biraz et fabrikalarını anlatabilir misiniz? Ben bu ülkede pek çok insanın sizin söyledikleriniz hakkında en ufak bir fikrinin olmadığını düşüyorum

JG: Biliyorsunuz, üzücü olan şey şu: İnsanlar bunları bilmek istemiyorlar. Ben bunu izah etmeye çalışıyorum: Beş tavuğun ufacık bir kafeste yalnızca yumurtlamak için yaşadığını, bunların birbirlerinin üzerine düştüğünü; birbirlerinin ölülerinin üzerlerine bastıklarını anlatmaya çalışıyorum. Domuzlar, ki domuzlar genellikle köpeklerden daha zekidirler. Şaşırtıcı derecede zeki hayvanlardır domuzlar, çok severim domuzları. Ne yazık ki, sıkış tıkış yaşarlar, sağa sola dahi dönemiyorlar. Domuzlar, yavrularını küçücük alanlarda doğurmak zorunda kalıyorlar ve genellikle ayağa bile kalkamıyorlar.

Ve mezbahalar. Her bir saniye para demek. Bu yüzden bir hayvanı kesmeden evvel bayıltmak kanuni olsa da, ortada bayıltıcı bir alet yoksa, ki çoğu zaman böyle oluyor, elektrik veriliyor hayvanlara ve canlı canlı kesiliyorlar. Bu defalarca ve defalarca gösterildi. Ama benim söylemek istediğim şu: Eğer insanlara bunları anlatırsanız pek çok kişi “Lütfen bana bunları anlatma, ben çok hassasım ve hayvanları seviyorum” diyor. Ben de şöyle düşünüyorum o zaman “Ama bunun kimseye bir faydası yok”

AG: Peki genleriyle oynanmış yiyecekleri bu resmin neresine yerleştiriyorsunuz?

JG: Öncelikle, GDO’lu (Genetik Olarak Değiştirilmiş Organizma) yiyeceklere kesinlikle güvenmiyorum. Rachel Carson’un Silent Spring adlı kitabını yazdığı zamanları hatırlıyor musunuz? DDT nin çevrede ve hayvanlarda yarattığı kümülatif etkiyi anlatıyordu. DDT’nin biriken bir madde olduğu ve çok çok tehlikeli bir kimyasal olduğunu ispat etmek 30 yıl sürdü. İlk başta bunun zararsız olduğu sanılıyordu, kimse kötü niyetli değildi. Aynı şekilde, ne bugün kullanılmakta olan kimyasalların uzun dönemdeki kümülatif etkisini tahmin edebiliriz, ne de genleriyle oynanmış tohumların gerek sağlığımız gerekse çevremiz üzerinde yaratacağı uzun dönemli kümülatif etkiyi tahmin edebiliriz.

Biliyorsunuz, yakın zamanda büyükbaş hayvanlar için üretilmiş, genleriyle oynanmış mısırlar bir şekilde marketlere girdi ve insanlar hasta oldular. Peki, onlar büyükbaş hayvanlar için üretilmişti diyelim, belki onlar hasta olmuyordur, ama biz onların etini yiyoruz. Genellikle hayvanlar genleriyle oynanmış yiyecekleri beğenmiyorlar. Bunu test etmek için genleriyle oynanmış domatesleri farelere yedirmek istediler ve fareler domatesleri yemediler ve sonunda mide pompaları kullanmak zorunda kaldılar.

AG: Fareler bu farkı nasıl anlıyorlar?

JG: Sanıyorum kokudan. Bilmiyorum, belki de tadındandır. Bilmiyoruz ve şu ana kadar bunun üzerinde çalışan biri de olmadı. Fareler organik yiyecekleri tercih ediyorlar ve bizim için cevap budur. Organik yiyecekler, temiz yiyeceklerdir, genleriyle oynanmamıştır.

AG: Bize GDO’lu yiyeceklere karşı hareketten bahseder misiniz? Kitabınızda bu tohumları söküp çıkaran insanların fotoğrafları var ve bu ülkede GDO’ya karşı hareket Avrupa’nın çok çok gerisinde.

JG: Evet, ne yazık ki Amerikalıların bir yiyeceğin GDO’lu olup olmadığını anlayabilmeleri çok zor. Çünkü Amerika’da etiketleme zorunluluğu yok. Oysa Avrupa’da bir gıdada kullandığınız malzemenin GDO’lu olup olmadığını ürünün üzerindeki etiketle beyan etmek durumundasınız. Avrupa’da, özellikle İngiltere’de, Prens Charles’ın da liderliğinde, insanlar çok şüpheci. Bu konuda yapılmış pek çok bilimsel araştırma var, bunların detaylarına girmek istemiyorum, ama GDO’lu yiyeceklere şiddetle karşı çıkan pek çok araştırma sonucu var. İşte bu yüzden, insanlar tarlalara gidip GDO’lu ürünleri söküyorlar. Öyle ki, GDO’lu tohum geliştiren firmaların çoğu artık bu işten vazgeçiyor. Bu işi daha fazla devam ettirmek istemiyorlar çünkü insanlar o tohumları söküyorlar. Yalnızca Birleşik Krallık’ta değil, İngiltere’de, Almanya’da, İtalya’da, Hindistan’da ve Japonya’da da durum böyle.

Pecy Schmeiser’in hikâyesini ben kitapta anlattım. Schmeiser, GDO hareketinin devlerinden birine, Monsanto’ya karşı sesini yükseltme cesaretini göstermiş Kanadalı bir çiftçi. Monsanto’nun kanola bitkisi üzerindeki patentini ihlal etmekten mahkemeye verildi. Halbuki tohumlar rüzgârla veya arılarla yayılmış olabilir. Schmeiser, kanola tarımı yapıyordu ve bir gün bir mektup aldı. Mektupta, Monsanto’nun patentini ihlal ettiği yazılıydı. Mahkemeye verildi ve neyse ki herhangi bir para ödemek zorunda kalmadı. Şimdi, dünyayı dolaşıyor, geçen hafta kendisiyle konuştum, şu an Nijerya’da olduğunu sanıyorum

AG: Bu ülkede yiyeceklerin kötülenmesine karşı bir yasa var, belki duymuşsunuzdur. Oprah Winfrey, programında bir daha asla hamburger yemeyeceğini söylediği için Ulusal Çiftçiler Birliği’nce dava edildi.

JG : Biliyorum, Winfrey için iyi oldu. Şunu da biliyorum, bir firma da ürünlerinde GDO’lu malzemeler kullanmadığı için dava edildi. Bunun nesi dava konusu anlayamadım ama…

AG: Örneğin Ben & Jerry’s firması da bununla uğraştı.“Ürünlerimizde GDO’lu maddeler yoktur” dedikleri için, GDO’lu ürünlerle ilgili bir imada bulunmuş oluyorlar.

JG: Bunu söyleyebilirsiniz ve kanunun söylediği de bu zaten. Biliyorsunuz, kendi doğrularına inanan, bunlar için mücadele edecek insanlara ihtiyaç var.

AG: Peki sizce doğru cevap nedir? Siz dünyayı dolaşıyorsunuz – daha önce size nerede yaşadığınızı sormuştum ve siz bana “uçakta” demiştiniz. Bu ülkeyle, gezdiğiniz ülkeler arasında gördüğünüz farklar nelerdir?

JG: Çok farklı seviyelerde farklılıklar var, ama en önemlisi sizin de söylediğiniz gibi Avrupalılar, GDO’lu ürünlere karşı daha bilinçli. Ama bana “gelişmekte olan ülkelerle Avrupa arasındaki fark, özellikle de ABD arasındaki fark nedir?” diye sorulsaydı, “israf” derdim. Biz o kadar çok şeyi israf ediyoruz ki. Yiyecekleri israf ediyoruz. Suyu israf ediyoruz. Bir restorana gidiyorsunuz – bu beni gerçekten üzüyor. Yalnızca gelişmekte olan ülkeler açısından değil.

Yiyeceğin çok kıt olduğu savaş yıllarını hatırlıyorum. Uganda’yla yaptığı savaştan sonra ekonominin dibe vurduğu Tanzanya’yı hatırlıyorum. Yiyecek bulmak çok zordu. İnsanlar uzun süre ekmek bulamıyordu. Şeker yoktu. Takas yapmamız gerekiyordu. Ülkenin bir ucuna gidip yağ alıyorduk, sonra başka insanların başka bir yerden getirdiği şekerle takas ediyorduk. Pek çok insan bunu bile yapamıyordu.

Lokantalardaki israfı gördüğüm zaman… İnsanların tabakları yiyeceklerle dolu olarak geri gidiyor... Bunları şimdi hayvanlara da veremiyorsunuz çünkü şu veya bu sebepten hakkınızda dava açabiliyorlar.

AG: Domuzları anlatıyordunuz. Peki ya tavuklar, ördekler?

JG: Ördekler. Ördekler, fois gras için zorla besleniyorlar. En zalimi de şu ki, metal veya plastik tüpler ördeklerin gırtlaklarına zorla sokuluyor ve yağlı maddeler enjekte ediliyor ördeklere. Böylece ördeklerin ciğeri normal büyüklüğünün 10 katına ulaşıyor ve sonunda da öldürülüyorlar. Bu arada, pek çoğu enfeksiyon kapıyor. Nasıl bir şey olduğunu, bunun size yapıldığını hayal edin, bir tüp boğazınıza sokuluyor…

Buzağılar… Küçücük buzağılar o derme çatma kafeslerde güç bela yatabiliyorlar. Zorla ayakta durabiliyorlar ve insanlar dana etinin beyaz olmasını istediği için sonlara doğru demirden de mahrum bırakılıyorlar. Öyle ki artık kendi idrarlarını içmek istiyorlar ve içiyorlar da. Sonunda mezbahaya giderken de bacakları kırılıyor çünkü yürüyemiyorlar. Aynı şey domuzlar ve başka hayvanlar için de geçerli. Bu çok, çok zalimce! Muazzam miktarlarda et üreten endüstriyel tarımın, zalim olduğu gerçeğinden kaçamazsınız.

Bunların da ötesinde, bu toprağa da zarar veriyor. Çünkü bu kadar hayvansal proteini üretmek için -ister bir sığırı otlatmak için isterse sığıra vereceğiniz mısırı yetiştirmek için olsun-, kullandığınız toprak, eşit miktarda bitkisel protein yetiştirmek için kullanacağınız topraktan çok daha fazladır. Aynı şey su için de geçerli. Bir ineği yetiştirmek için harcayacağınız su miktarı, eşit miktarda bitkisel protein yetiştirmek için harcayacağınızdan su miktarından litrelerce fazladır.

AG: Peki bu çiftçilere, bu büyük şirketlere, bunun daha verimli bir yol olduğunu iddia eden açgözlülere ne söylemek isterdiniz?

JG: Daha fazla eti, daha hızlı bir şekilde üretip daha ucuza satabiliyorlar, bu anlamda daha verimli. Ancak bunun karşısına bütün o hayvanların çektiği acıları, çevre kirliliğini, yemememiz gereken şeyleri yiyen insanların hastalığını koyarsanız… Ve çocuklara geri döneceğim. Çocukların sağlığı giderek kötüye gidiyor. “Fast food” yeme tarzından kaynaklanan obezite giderek artıyor.

Bunun panzehiri, alabiliyorsanız organik yiyecekler almaktır. Yerel yiyecekler alarak küçük çiftçiyi desteklemektir. Böylece eski bir duyguyu da, yiyeceklerimizle iç içe olma duygusunu da tazelemiş olursunuz. Bazı hareketler, beni çok heyecanlandırıyor. Kitabın ümit veren taraflarından biri de devam eden bu hareketler, örneğin “slow food” hareketi.

AG: Bize “slow food” hareketini açıklar mısınız?

JG: “Slow food” hareketi fast food’un tam tersidir ve kısaca şu anlama gelir: Yerel ürünleri alıp bunları pişirirsen, toprakla yeniden temasa geçmiş olursun. “Fast food”, (hızlı, hızlı, düşünme, al, mikrodalgaya at, paketi aç ve ye) mantığının tam da zıddı olmasının dışında, “slow food” ise yemeği pişirmenizi gerektirir, yiyeceğinizi tanımayı gerektirir. Bir de, okul bahçelerinde meyve sebze yetiştirmeyi öğreten, çocuklara yemek yapmayı öğreten çok güzel programlar var. Bir de çiftlik marketleri.

AG: Peki bütün bu hareketler birbiriyle nasıl uyuşuyor? Buradaki ve dünyanın dört bir yanındaki küreselleşme karşıtı hareketin neresinde duruyorsunuz?

JG: Bu çok çok zor bir mücadele ama ben şu noktaya geldiğimizi düşünüyorum. Eski zamanlarda yerli insanlar önemli bir karar almadan evvel, örneğin “Hadi şu ormanı keselim, hamburger yapmak için otlatacağımız sığırlara otlak yapalım.” Böyle bir kararı vermeden evvel, yaşlılar bir araya gelir ve kendi kendilerine sorarlardı, “bizim vereceğimiz bu karar, gelecek yedi nesili nasıl etkileyecek?” Ama bugün, bütün kararlar, hissedarların yapacağı en yakın toplantı göz önünde bulundurularak alınıyor. Yani başka bir deyişle, bu, günü geçirmek, geleceği düşünmemektir.

Benim burada garip bulduğum şey şu: Bu beyinle ve bu kapasiteyle, düşünün, biz insanlar neler yaptık? Ay’a adam gönderdik. İnanılmaz bir iletişim ağı kurduk. Siz ve ben isteseydik, şu anda, canlı olarak Çin’deki insanlarla konuşuyor olabilirdik. Bütün bunlar inanılmaz. Tıp teknolojisinde kaydedilen ilerlemeler inanılmaz. Ama aynı zamanda bizler hâlâ kitle imha silahları üretebiliyoruz. Çevreyi tahrip edebiliyoruz, yaşadığımız gezegeni tahrip ediyoruz. Kendi sağlığımıza zarar veriyoruz.

Peki, ne oldu? Bu nasıl olabildi? Ben yalnızca şöyle bir açıklama getirebiliyorum: İnsan beyniyle kalbi arasındaki bağlantıda bir terslik oldu ve biz bilgeliğimizi kaybettik ya da kaybediyoruz. Zeki olmakla bilge olmak farklı şeylerdir. Ve bizim bu değerleri yeniden kazanmamız için çalışmamız gerekiyor. Ben bu yüzden gençlik programımızla, Roots & Shoots’la bu kadar mesai harcıyorum. Bu yüzden yılın 300 günü çılgınca seyahat ediyorum. Bu program, şehrin içindeki hayatı değiştirdiği gibi kırsal kesimdeki hayatı da değiştiriyor.

AG: Peki, programımızı kapatırken, sizin değer verdiğiniz prensiplere yöneltilmiş bu tehlikeler varken, gelecek için ümitli misiniz?

JG: Bu, bana en çok sorulan sorulardan biri. Türler azalırken, ormanlar çöle dönüşürken, bu kadar acıyı, fakirliği, gelişmekte olan ülkelerde devam eden açlığı ve dünyanın her yerindeki etnik çatışmaları ve muazzam sosyal adaletsizliği görürken umutlu olabilir miyim? Barış için gerçekten ümidim olabilir mi?

Barışa dair ümidim olmasaydı, barışla ilgili kitaplar yazmazdım. Belki benim barışa dair ümidim, geleceğe dair, içinde bulunduğumuz bu durumdan çıkacağımıza dair ümidim, çok basit veya idealist olabilir ama beni ayakta tutuyor bu ümit. Konuşmayı bırakıp çalışmaya başlarsak, bu durumdan kurtulabileceğimizi söyleyen pek çok bilim adamı var. İşte bu ümit etmek için bir sebep. Üstelik her gün daha fazla insan, nasıl yaşadığı üzerine kafa yoruyor ve yaptığımız her şeyin aslında dünya üzerinde bir etkisi olduğunu fark ediyor.

Ümitli olmak için ikinci sebep de şu: Doğanın esnek olması. Tahrip ettiğimiz yerlere ikinci bir şans verilebilir. Yok olma noktasındaki hayvan türleri, öyle vakalar olur ki, yalnızca 2 birey kalır ama onlara da ikinci bir şans verilebilir. Yeter ki biz yeterince ihtimam gösterelim.

Çeviren: Işıl Şimşek
24 Kasım 2005 tarihinde Democracy Now’da yayınlanmıştır.
A Conversation with the "Chimpanzee Lady": Jane Goodall on Animals, the Environment and her Life

 

Hiç yorum yok: